Posted by mimi wonka in




















 

Posted by mimi wonka

Salonda spor yapan kokoş tiplere katıldım.


Tabi benim süpsüper eşofman takımlarım falan yok, tarzım değil. (tarzı değilmiş, haspam!)

Bir de üstüne para veriyorum, 2 gün spor (karmaşık böyle step bilmem ne vs.) 1 gün pilates.
Alt kat komşumuz da benimle geliyor tatile çıkmasına 3 hafta mı ne kalmış bir kaç kilo vermesi gerekiyormuş. (kiraz diyeti yapsana, akşama kadar klozette oturursun ama olsun işe yarar bir detox şekli.)

Bazen boş bir anıma denk geliyor ve;

- Mimi sende benimle gelir misin, arkadaş olursun bana.

...türündeki yaklaşımlara tav oluyorum.

- Olur gelirim 1 ay spor yaparım bende seninle.

Hadi bakiim, yolun uzun yavrucuğum.

...

Ehliyet sınavına girdim geçen gün. Çok kolaymış lan. Ehliyeti alırım yani kesin. Direksiyon dersleri de matraktı. Araba kullanmamın 2. günü transit yolda 5.vitesde gittim, gözetmenim "sen ilk kez araba kullandığına emin misin kızım?" deyip güldürdü beni. Dağa tepe tırmandım arabayla, eğimli yolmuş bozuk köy yoluymuş vs. zordu ama eğlenceliydi de. O yollardan sonra asfaltta bastım gaza, bastım gaza.

Eğitim aracımın adını da "Fıstık" koydum.

...

Bir arkadaşımla karşılıklı içeceğiz diye sakladığım bir şarap vardı (kaç ay olmuştu 9 mu ne) ellemiyordum ona hiç. Bugün açtım. Şarap yattığı yerden belli olurmuş hacı. Üstünü toz kaplasın falan sorun değil. Yatacak böyle sere serpe ahşabın içinde karanlıkta, en yavan şarap ortalama üstü olur.

1 şişe şarap = + 30dk. daha adımlamaca

...

Gelirim yine buralara, görüşürüz bence.


 

Posted by mimi wonka in

Evlenmek falan çok boş iş hacı.


Gerçekten bak, ayrıca çok da terbiyesizce sayılabilecek bir eylem bu.

Kız istemek mesela; kızın babasına "kızınızla yasal olarak sevişmek için izninizi istiyorum" demekten başka nedir ki?

Bi de adama çikolata ve çiçek götürüp gözünü boyuyorsun. Yuh diyorum sana yuh!

Bir sürü para dökülür, oraya buraya saçılır, tüketim çılgını olur aileler. Anne-baba bir de yatak odası alır kıza.

Sevişmek kadar doğal bir eylem yok. Anlıyorum da bu işi bu kadar kasmanın manası ne onu çözebilmiş değilim. Ki evlenmek yine de kabul edilebilir bir şey ama bu ev almak eşya almak, almak, almak, almak... Kafamın almadığı şey bu.

Yeni evlenen çiftler 1-2 ay sonra borçları yüzünden kavga edip ayrılmıyor mu? Ben mi yalnış değerlendirmeleri okuyorum yoksa bu aile planlamacıları sallıyorlar mı bir taraflarından.

Birini sevmiş ve evlenmek istemişsin (ki neden istenir bu? ömrümü seninle geçireceğim sana bağlı kalacağım seni ne kadar sevdiğimi anla demek içinse eğer gerçekten romatik bir olay kabul ederim.) peki yepyeni bir ev, eşyalar, banka kasasında saklanacak altın, incik boncuk vs neden. 100-150 kişilik davetler falan.

- Mimi?
- Efenim canım.
- Sen bunları anlayamazsın hayatım, o duygusal doyumsuzluk içindeki insanların anlayabileceği birşey.
- İltifat mı bu?
- Evet.
- Ehehe.

Biriyle aynı yaşamı tüketmek için ihtiyacın olan tek şey hoşgörülü olmak ve sevgini sakınmamaktır. Gerisi boş. İmza atıp, akşam yemeği falan da yersin ailelerle, çok istersen.





 

Posted by mimi wonka

Hayatınızda istisna olmuş, size birşeyler katmış olan birilerinin öldüğü yaşta olmak garip.


Kanınıza kattığınız herkes sonsuzluk ve bir gün daha yaşayabilse...

Ve zaman kavga etmek istediğim tek gerçeklik.

 

Posted by mimi wonka in , , ,

Geceden korku. Gece olmamasından korku.

Ruhsal bir savaşımda, kendinin olanla dışarıdan geleni birbirinden ayırma saçmalığı (çok ağır bir söz).

Mutlak olana göre bütün bilim, bir yöntembilimdir. Öyleyse, su götürmez biçimde yöntembilimsel olandan korkmaya gerek yok. İşe yaramaz bir kabuk; ama Bir Olan’ın dışında bütün öbür şeylerden fazla bir şey değil.

Hepimiz bir savaş sürdürüyoruz. (Eğer, temel sorunun saldırısına uğrarasam, silahlarımı almak için arkama döner, ama silahların hangisini seçeceğime karar veremem, ve hatta seçebilsem bile, bana ait olmayan silahları seçmeye yazgılıyım, çünkü hepimizin silah deposu aynı.) Sadece kendime ait bir savaşı sürdüremem; eğer bir kere özgür olduğuma inanırsam, eğer bir kere çevremde hiç kimseyi göremesem, çok geçmeden bunun, benim o kadar çabuk kavrayamadığım ya da hiç anlayamadığım, genel durumun bir sonucu olarak üzerimdeki görevi üstlenmek zorunda kaldığım ortaya çıkıyor. Bu, hiç kuşkusuz, savaşta öncü ve artçı süvarilerin, pusuya yatarak ateş edenlerin, savaşın tüm alışkanlık ve anormalliklerinin olduğu gerçeğini dışlamaz, ama hiç kimsenin bağımsız savaş sürdüremeyeceği gerçeğini ortaya koyar.

Kendini beğenmişliğin aşağılanması mı? Evet, ama aynı zamanda gerekli, ve hakikatle uyum içinde bir yüreklendiriş.

Doğru yoldan sapıyorum.

Kendini beğenmişlik ve kibir patlamarından sonra her zaman derin bir nefes alın. Der Jude’daki hikayeyi okurken alınan haz? kafesindeki sincap gibi. Devinimin neşesi. Darlıktaki umutsuzluk, direnmenin çılgınlığı, dışardaki huzur karşısında duyulan perişanlık duygusu. Bütün bunlar gerek aynı anda , gerekse art arda, o son anın kepazeliğinde yine bir arada olacak.

Bir ışık huzmesi kadar mutluluk.

İnsanın evreni kendince kavrayışının izlediği yol ve bu yolun ayrıntılarını hatırlamakta belleğinin zayıflığı kötüye işarettir. Bir bütünün yalnızca parçaları. Nasıl oluyor da böylesine büyük bir ödeve el atabiliyorsun, hatta varlığını düşünebiliyorsun, hatta bu düş için yalvarabiliyorsun, yalvarma sözcüğünün harflerini öğrenmeye cesaret edebiliyorsun, karar anı geldiğinde, kendi bütünlüğünü atılacak bir taş gibi, ya da öldürecek bir bıçak gibi kendi avcunun içinde toplayamamışken?

Öte yandan: Sıkılıp yumruk haline getirilmeden önce insanın ellerinin içine tükürmesine de gerek yoktur.

Avuntu vermeyen bir şey düşünmek mümkün mü? Ya da daha doğrusu, avuntudan eser taşımayan bir şey? Bilmenin kendisinin avuntu olması çıkar yol olarak görülebilirdi. Yani insan pekala şöyle düşünebilir: Kendini kandırıp bir kenara koymalısın, ama yine de bu bilgiyi yanlışlamadan, onu artık biliyor olmanın bilinciyle, bir insan kendini koruyabilir. Bu gerçekten de bir kimsenin kendi saçlarından tutup kendini bataklıktan çekip çıkarması demektir. Fiziksel dünyada saçma olan bir şey, ruhsal dünyada mümkündür. Orada yer çekimi kanunu yoktur (Melekeler uçamaz, yerçekimi kanununun üstesinden gelmek zorunda değildirler, sadece, bundan daha iyisini düşünemeyecek olan maddi dünyada yaşayan bizlere öyle görünür), kuşkusuz bu bizim algılama gücümüzün ötesindedir, ya da ancak çok yüksek bir düzeye varınca akla uygun bir şeydir: Diyelim odama ilişkin kendi bilgimle karşılaştırıldığında kendi öz-bilgim nasıl da dokunaklı bir yetersizlik içindedir.

Niçin?

Dış dünya gibi, iç dünyayı gözlemlemek diye bir şey yoktur. En azından tanımlayıcı psikoloji, bir bütün olarak ele alındığında, antropomorfizmin bir biçimden, kendi sınırlarımızdan çöplenmekten başka başka bir şey derğil. İç dünya sadece yaşanabilir, tanımlanamaz. Psikoloji, maddi dünyanın tanrısal düzlemdeki yansımasının anlatımı, daha doğrusu, kendi maddi doğamızın içinde sırılsıklam olan bizlerin tasarladığı bir yansımadır. Anlatımıdır, çünkü gerçekte yansıma yoktur, ne yana dönersek dönelim gördüğümüz sadece dünyadır.

Psikoloji sabırsızlıktır.

Don Quijote’un şanssızlığı da hayal gücü değil, Sancho Panza’dır.

ve biraz müzik...  

Posted by mimi wonka in , ,


Müzik konusunda tüketici biriyim.


Bir kaç parçaya takılıp kalırım ve aylarca onları dinlerim. Beni bilen bir kaç iyi arkadaşım ve yarenim uyarıda bulunurlar bu kadar çabuk tüketme bu güzelim parçaları diye. Ama sabah kalktığında gözlüklerinden önce müzikçalarına uzanan biriyim.

Gün 24 saat ve bunun 18 saati kulağımda müzik ile yaşıyorum. Derslerde tek kulaklık kulağımda olur ya Mahler çalar ya Johannsson ya da Explosions In The Sky. Bir albümü 6-7 kere baştan sona dinleyebilen biriyim ki daha azı kurtarmamıştır hiç. Bu hastalık gibi birşey sanırım. Hani sigaraya alışmış birinin gün içinde maddeye duyduğu ihtiyaç ile eş değer benimkisi. Sabah Tiersen ile uyanıp Prodigy ile akşam etmek ve günü Louis Garrel ile bitirmek...

İnasanın gerçeklikten kopmasına neden oluyor tabi ki bu. Sürekli bir film içinde ya da parçada anlatılan hikayeye yamanmış bir karakter olarak yaşamak demek bu. Etrafında olanları istediğin gibi görmek ve algılamak. Yolda yürürken veya kendine bir bardak çay daha doldurmak için mutfağa giderken karşısına Andrew Bird çıkacakmış sanabiliyor insan. Minibüs beklerken arkasındaki bankaya bir göz atıp, kulağında Paul Oakenfold, "aslında banka soymak kolay ki lan" diye düşünebiliyor. Sonra kendine gülüyor falan :D

Dinlediğiniz parçaların etkisinde kalmak çok kolay hele bir de süper müzikler yapan sanatçılar varken. Hal böyle olunca sizde hayatınızın soundtrackleri eşiliğinde yaşamın içinde Audrey Hepburn edasıyla salınırsınız, benim gibi.

Bu da kısa günün kârı; Les Chansons D'Amour romantik komedi - dram müzikalinden (ki izleyin farklı ve sıcak bir hikayedir.)

Louis Garrel & Ludivine Sagnier - De bonnes raisons ve Inventaire

 

Posted by mimi wonka in , , ,

Gece yarısını geçeli çok olmuştu ama onun haberi yoktu, saatle arası iyi olmamıştı hiç. 

Ne zaman saate baksa aynı rakamları yanyana görür 'sen kendinle dalga geç tamam mı!' diyerek sitem ederdi zamana. Ama  zamanın zerre kadar umrumda değildi bu tabi. O da bunun farkındaydı ama kazanamayacağı tartışmalara gönüllü girer, sonsuz ikilemlere bayılırdı. 

Saate sık sık bakardı ama saatin kaç olduğunun onun için bir önemi olmamıştı hiç. Olmayacaktı da. O kesin şeyleri sevmezdi. Zamanla iş yapmak demek herşeyin düz bir çizgi üzerinde devam etmesi gerektiği demekti. O çizgileri sevmezdi. Düz çizgileri hiç sevmezdi.   

Okuduğu dergiden kafasını kaldırıp 'bir fincan çay içmeliyim' diye düşündü telefonunun saatine bakarken, yine aynı rakamları yanyana gördü, eğlenerek güldü önce, sonra 'sana da merhaba' dedi. Zaman cevap vermek ya da sadece saçma bir tesadüfle onu şaşırtmak istemişti, tam da o an da titremeye başladı telefonu. 

Şaşırdı önce, 'ahahaha seni piç kurusu!'.

Zamana küfür etmek en sevdiği şeylerden biriydi. Zaman asla cevap vermezdi. Bazen aynaya baktığında bir tel beyaz saç veya alnında bir minik çizgi oluşmuş olduğunu görürdü, 'bunlar benim için ne ki daha iyi şeylerle çık karşıma!' diyerek yenilgiyi kabul etmezdi. Zaman ona zaten olacak olan şeylerle gelebilirdi sadece, çünkü daha fazlasına ihtiyacı yoktu, o da bunun farkındaydı. 

Açmadı telefonu. Gidip çay suyu oydu. Bisküvi paketine uzandı. Kalanları tabağına boşalttı. Çayının demlenmesini bekleyene kadar hepsini yiyeceğini biliyordu. 

- 9 adet bisküvi. 3'lü kombinasyon.
- Ama sen tek sayıları sevmezsin.
- Tabaktaki dizilişlerine göre bir karar verebilirim. 

Tabağa baktı. İnce uzun oval bir tabak, 9 bisküviyi sıraladı, görünüşte hiç bir eksiklik veya fazlalık yoktu. 

- Ama sen tek sayıları sevmezsin.

Bir tane bisküviyi alıp ağzına atı, demliğe çay koymak için kavanoza uzandı.

İçerden titreyen telefonun sesi geliyordu. Evin genel hali buydu zaten, müzik dinlemediği zamanlarda giriş kapısının önündeki büyük saatin tiktakları duyulurdu sadece. 

- Belki de bir televizyon almalısın.

Salona geri dönüp etrafına baktı, telefon hala titremeye devam ediyordu. Yerdeki kağıtlara takıldı gözü, eğilip bir kaç tanesini aldı ne yazdığına baktı, burun kıvırıp bir kaç tane daha kağıt aldı, kolunun altına sıkıştırdı. Sehpaya uzanıp siyah atıyla beyaz piyonunu devirdi, bu beyaz filini tehdit etmek demekti. Pis bardakları da alıp mutfağa geri döndü. Bardakları tezgaha bıraktı ve kolunun altındaki kağıtları balkondaki büyük kutunun içine tıkmak için balkon kapısının kilidiyle oynamaya başladı, her seferinde neden kilitlediğini bilmeden. 

Balkonun ışığını açmazdı hiç. Herşeyin yerini ezbere biliyordu zaten. Çöp poşetlerinin arkasındaki kutunun içine koydu kağıtları, cebini karıştırdı, üzerlerine çakmağını fırlattı. 'yarın yakarım.' 

Sigara içmezdi. Denemediğinden değil. 1-2 yıl boyunca sigara içmişti ama bu bir alışkanlığa dönüşmemişti. Sigara ellerini nereye koyacaklarını bilemeyen insanlar içindir diye düşünürdü. O ellerini görmezden gelirdi. Nereye koyması gerektiği pek de umrunda değildi. 

Kapıyı kapatıp kilitledi. Çayını demledi. Bir bisküvi alıp ağzına attı. Tezgahtaki bardaklara bakmaya başladı. Tombul yeşil su bardağını ters çevirdi yanına kırmızı renkteki kardeşini koydu, çay fincanlarını da ters çevirdi, üzerlerine bardak altlarını koyup üstlerine kahve fincanını koydu. 

Çaydanlığın altını kıstı, çiğ çay kokusunu sevmezdi. Buz dolabına gidip sütü çıkardı. Minik porselen sürahiye uzandı, 'maalesef senin adın sütlük, bunun için bende çok üzgünüm' dedi. Sütlüğü doldurup bisküvi tabağının yanına koydu, bir bisküvi daha attı ağzına. İçerden titreyen telefonunun sesi geliyordu. 

Salona gitti, beyaz filini piyonuyla korumaya aldı, bu 'sıkıysa al filimi, atını deviririm' demekti. Kalemlerini topladı, kapakları açık olanları kapattı, kurşun kalemlerine özel ilgi gösterirdi, uçlarına baktı, bir kaç tanesini ayırıp diğerlerini kalemliğe koydu. Telefonu sustu. Uzanıp ekrana baktı. (4 cevapsız arama) Kırmızı tuşa basıp ekranı temizledi, saate baktı, dakikanın toplamı saatle eşitti. 

'ahaha o kadar da takıntılı değilim, toplamada iyiyim.'  

Bilgisayarına uzandı. Dosyaları karıştırıp Mahler buldu. Senfoni 5: mvt.4  Adagietto. Mutfağa gitti.

- Biri ölmüştür belki.
- İnsanlar ölür.
- Bir özlemiştir belki.
- Ahaha güldürme beni.
- Sen özlemedin mi?
- Özlemek?

Bir bisküvi daha attı ağzına, demliğini ve fincanını çıkardı. Tam da istediği gibi demlenmişti çayı, servis demliğine geçirdi çayını, alt dolabını açıp mavi tepsisini çıkardı. Kendisine hediye edilen şeyler arasında sevdiği tek şey bu mavi tepsiydi. Bir zamanlar tanıdığı biri vermişti, kendi boyamıştı, onun için. 

Tepsiyi alıp salona geçti, önce sütü sonra çayı doldurdu fincanına. Dergisini okumaya devam etmeden önce saate bakmak için telefonuna uzandı, yine titremeye başladı telefon, arayana baktı, güldü, telefonu bırakıp dergisini okumaya devam etti.

- Sen tek sayıları sevmezsin.

Uzanıp bir bisküvi daha attı ağzına.

Akşam Olunca Eve Dönüş Yolunda Dinlenen Şarkılar Vol.5  

Posted by mimi wonka in

 

Posted by mimi wonka in ,








kiraz çöplerini düğümleyip ip yaptım, ucunu yazı masasına bağlayıp pencereden aşağı sarkıttım, her ihtimale karşı... 















 

Posted by mimi wonka in , ,

Yolda yürüyoruz sağımda tanıdığım insanlardan biri var falan, kaç zaman olmuş görüşmemişiz, öyle yürüyoruz hani amaç yok, vakit geçsin... Yaz gelmiş işte , normal olarak masaları kapıların dışına çıkan kafelerde bir sürü güzel insan oturuyor. Kahkahalar almış başını gidiyor vs. bir konuşma geçti aramızda daha çok takışma-atışma gibi birşey aslında. Şöyle birşey hatırladığım cümleleriyle;


- şu gördüğün insanlar var ya aslında hiç biri orda oturdukları için rahat değiller.
- nerden anladın?
- anlamak için çaba sarf etmeye gerek yok ki, onlar da statüleri soyadları ne olursa olsun sıradan basit insanlar ve hepsi de tabaklarındakileri yerken veya minik fincanlarındaki tadını aslında hiç sevmedikleri filtre kahvelerini içerken sadece dışarıya iyi görünmeyi amaçlıyorlar. o yüzden gözünde boyutsal matematiğin sınırlarını zorlayan ve insan yüzünün okunaklığını zorlaştıran o gözlüklerden takıyor o kadınlar ve yine aynı şekilde her 10dk.da bir sanki bir yere yetişeceklermiş gibi pahalı saatlerine bakıyor adamlar. dikkat çekmek için hepsi.
- eee?
- ee derken?
- eeee diyorum eee?
- yani aslında hepsi olmak istedikleri veya olmak zorunda olduklarını hissettikleri kişilerin kılığına girmiş sahte tipler.
- bu mudur yani abicim bu mudur?
- ne midir lan!
- bence senin acilen bir lisenin kapısından içeri girip beden eğitimi dersine falan katılman lazım dar alanda kısa paslar sotadan kornerler falan iyi gelir sana, beton üzeri çift kale ha ne dersin...
- oooo ama kalbimi kırdınız matmazel.
- ya bi siktir git abicim, sana ne lan kimin ne gibi bir tavır takındığından ninem misin sen?
- ahaha sinir yaptı, ne düşünüyorsun söyle bak dinliycem harbi dalga da geçmiycem.
- siee.
- ahahahahaha.
- boyutsal matematik diye bişey de yok sallama bi tarafından.
- var.
- boyutsal analiz o, boyutun matematik hesabı olur sadece.
- fizikte senden iyiyim tartışmayalım.
- eh Einstein bile kozmolojik sabiti anlamada hata yapmıştı.
- senin kozmolojik sabiti bildiğine inanmamı beklemiyorsun herhalde.
- eh Salma Hayek'in göğüslerinin silikon olmadığına da inanmıyordun sen.
- kafamı karıştırmaya çalışıyorsun değil mi?
.
.
.

Sonra bu devam etti böyle en son susadık, bizde gidip oturduk o kafelerden birinin dış mekan masasına ben soda içtim o bira söyledi. O an kendimce başka bir şeye kızgın olduğum için fark etmemiştim ama bugün aynı yerde aynı manzarayla karşılaşıp hala aynı gözlükleri ve saatleri görüp, eşyanın insan üzerindeki ezici üstünlüğünü, insanın eşyaya kendini ezdirdiğini ve eşyayla başklarını ezme isteği içinde olduğunu görünce...

O değil acaba biz mi onlar gibiyiz yoksa onlar mı aslında bizler gibi, bu ne yaman çelişkidir a dostlar!
________________________________________________________________

Yanımdakine diyorum ki;

- bana ne lan hatta herkese ne. kim ne yaparsa yapsın deyip sonra herkesin bilmem neyine kulp takmıyor mu millet. ne anlamı var o zaman özgürlükçüyüz biz diye naralar atmanın. kimi kandırıyorsunuz. hepinizin özgürlüğü bir başkasının burnunun ucuna kadar. oturun oturduğunuz yere yani kime bu artistlenmeler aşmış insan, evrimin yeni halkası ayakları falan...
- yavaş amk, müzik dinliyoruz şurda.
- sesini aç lan sende benim müzikçalarım zaten o, kime dayılanıyorsun!
- köpeği üstüne salarım!
- senin köpeğin yok.
- olsaydı üzerine salardım.
- ...... bazen gerçekten tüketiyorsun beni, müziğini dinle.
- peki.

Çıkarımlarımın siklenmediği ortamlarda hayatımı geçiriyorum ve bu bana çok koyuyor harbi...

________________________________________________________________

i love you c-mix. sen benim herşeyimden biraz daha az birşeysin ama ona yakın birşeyimsin.
________________________________________________________________

- hanımefendi poşetinize bakabilir miyim lütfen?
- neden çok mu beğendiniz.
- anlamadım.
- hea içine bakacaksınız bomba falan var mı diye tamam tamam.

HIII NE BOMBA MI DEDİ BOMBA MI VARMIŞ!

Bayılıyorum; alışveriş merkezi girişinde elimdeki kitap poşetine bakmak isteyen görevlinin ne dediğini anlamamış numarası yapmaya ve arkamdaki güruhun sarf ettiğim cümelnin içinden sadece "bomba" kelimesini duyup heycan yaratma girişimlerine.

- Chuck Palahniuk bu, bomba etkisi yapar bence, burda kalsın çıkarken alırım sorun değil.
- buyrun poşetiniz hanımefendi.
- seni biliin bacım.

________________________________________________________________

- polis çağırın izinsiz eylem var!
- hani nerde ya?
- işte orda.

(ortaköy sahil, güvercinler toplaşmış hep bir gagadan guhuhguhuhuguhughu diyorlar)

- kırmak da istemiyorum ama asla iyi bir nüktedan olamayacaksın.
- bu sıcakta bu kadarı Mimiciğim, idare et.
- şimdi de "idare edemem anne idare edemem, idare edemem" dememi bekliyorsun değil mi.
- bence kalbimi kırdığına değmiyor. gerçekten...
- adını vermeden rezil edeceğim unutturma.
- tabi.

mimi wonka's jukebox